Evvel de zaman içinde, ezel de zaman içinde, en yenilmez rakibimiz “zaman”. Bizi önce “var” eden, sonra “yok” eden ‘zaman’. Hep peşinden koşturan, tam sobe dediğimizde küsüp giden ‘zaman’.
Ya az, ya fazla, çoğunlukla hiç kararında olmayan ‘zaman’. Her şeyi bilen, ama hiç bilinmeyen ‘zaman’. Hiç bitmeyecekmiş gibi çok olup hep biten ‘zaman’. Her yarayı saran ‘zaman’.
Ah zaman ah! Seninle iki çift laf edebilir miyiz?
– Sevgili zaman, seninle tanıştığımız günü hayal meyal hatırlıyorum.
Üzerinde pembe tüylü bulutlar vardı. Çok şakacıydın, sürekli beni güldürüyordun. O aralar beşiğimin başına gelip bana “ceeeee” diyor, bizimkilerin kucağındayken yüzüme kabarcıklar üfleyip beni kahkahalara boğuyordun.
Arkadaşlarımla sokakta oynamaya başladığım 6-7 yaşlarımda, bakkal Rıdvan Amca’nın dükkanında da karşılaşırdık seninle.
Fruko Gazozu’nun kapağını her açtığımda “huuuupp” diye fırlardın içinden sarı pelerininle. Orta üçe geçtiğim yaz, ilk ergenlik aşkım Fevzi’nin bahçe duvarında oturuyordun bütün gün. O günlerde hep kırmızı şapkanla hatırlıyorum seni.Küçüklük anılarım çok değil, bir kaç anı daha geliyor aklıma o kadar.
Ama sonrasında, tamamen beraber yaşamaya başladığımız günlerden itibaren çok anımız var seninle.
Seni pembe bulutlu elbisenle ikinci kere gördüğüm 16 Mayıs 1987’den
sonra bir daha o halini görmedim.
Çok şey mi istiyorum bilmem ama belki de bu aralar onu bir daha giyip bana sürpriz yaparsın.
Ve 2001 Göcek’te yelkenli
güvertesinde gün batımı turuncun muhteşem güzeldi hakkını yemek istemem. 2007 de Karadeniz’deki yeşili, ne 2009’da ne 2011’ de gördüm.
Nedense artık o kadar farklı renklerle hatırladığımı söyleyemem seni. Bir grilik hakim sana. Ama şarap kırmızısı ve rakı beyazı sen de ölümsüz güzel duruyor bilesin.
İki çift laf edelim istedim, hep ben anlattım, hadi biraz da sen anlat.
– Sevgili Selda, ne anlatayım? Herkes gibi sen de aynı şeyi yapıyorsun.
Hatayı da hayatı da bende arıyorsun.
Yok pembe bulutlu elbisemi giymişim, yok kırmızı şapkam varmış da takmamışım. Geçen gün baban da aynı şeyi söyledi, tutturdu da tutturdu “rakı beyazı halin” diye, sen de ona çekmişsin.
Böyle tek taraflı yargılanmaktan bıktım usandım artık. Ben sonsuzum. Herkese karşı aynı mesafedeyim. Herkes için saniyelerim, dakikalarım, saatlerim, aylarım, yıllarım var. Ve bunları değiştirme şansım yok. Ve inan ki ben rengârengim. Beni hiç anlamadığınız gökkuşağının çalımından belli.

Hem aslında ben hiç hareket etmiyorum ki, hareket eden sizsiniz. Ben her sabah ve her akşam, hem başladığınız hem de tamamladığınız yerdeyim.
Ancak çözemediğiniz bazı sırlar var.

– Sevgili zaman, senin sırlarını nasıl çözebiliriz? Sen nasıl anlaşılabilirsin? Nasıl yönetilebilirsin? Seninle nasıl bir anlaşma yapılabilir ki?
– Benimle hiç bir anlaşma yapmana gerek yok. Sırrım filan da yok benim, sır sende. Kendini çözmelisin. Pazartesi, erken kalkıp hayata başlamadan önce en severek okuyacağın bir kitaptan 5 sayfa okumak sana çok iyi gelir mi ne dersin? Pazartesi sendromun varsa, o gün küçük bir ödülü kendine hak görsen, öğlen gözlerini kapatıp 10 dakika kestirsen, sevdiğin birini arayıp onu çok sevdiğini söylesen, en sevmediğin bir işi yapıp bitirip ve kurtulsan, yaz tatili için haritayı açıp her saat başı beş dakika hayal kursan, evsizler için çekmecene bir lira koyarak para biriktirmeye başlasan, ofisinin kapısını kapatıp en sevdiğin şarkıyı dinlesen ve hatta kapıyı açıp “herkes dinlesin müzik çok güzel” diye tüm kata seslensen, benden topu topu 2 saat kullanmış oluyorsun.
Bu söylediklerimi kuzinenin üstünde demlenen çayı koklar gibi sakin sakin, içine sindire sindire yaparsan 1,5 saate de inebilir. Ne demişler; “Yavaş ol işin hızlansın”
Bir arkadaşının doğum gününü sosyal medyadan değil de onu arayarak kutlarsan, sen onu aradığın için coşkuyla telefonu açışı sana o kadar iyi gelecek ki. Oysa akıllı telefonda o mesajı yazana kadar bir başka aleme dalıp gidecek, gece yastığa başını koyduğunda “hiihhh doğum günü mesajını unuttum” diye üzülecek, “zaman çabuk geçiyor hiç bir şeye yetişemiyorum” diye suçu benim üstüme atacaksın.

İşte o gün, benden sana hayır gelmez. ben masumum. Ben yaşanan yerdeyim, çok olanın içinde çoğalır, az olanın içinde kaybolurum.

Beni yönetmek istiyorsan benimle ilgili planların olmalı. Planlamayı başaramıyorsan, başarısızlığı planlarsın unutma!

Kağıt, kalem, sen ve ben dördümüzün altından kalkamayacağı hiç bir şey yok. Yemek tarifinde yazılı olan ölçüler gibi, sadece her işin yanına benden ne kadar gerektiğini yaz ve uygula yeter. Ve yalvarırım sana beni o akıllı telefonundaki ajandadan uzak tut.

Ben o duvarındaki mantar panodan sana bakmak, arada bir kendimi aşağı atıp yerlerde sürüklenmek, tekrar yerime raptiyelendiğimde sana gülücükler atmak, suratına hava kabarcıkları üflemek istiyorum. Ve inan bana senin daha hiç keşfetmediğin renklerim var.